Clive Barker
Epik fantezinin, başka bir deyişle düş, kan ve tenin lordu tartışılmaz bir şekilde Clive Barker'dir..
Kurt Cobain
Seattle'da başlayan, Nirvana'ya ulaşan ve sonunda herşey önemini kaybettiğinde intihar eden Cobain'in öyküsü..

Aleister Crowley
Dünyanın en nefret dolu adamlarından biri olarak anılan Aleister Crowley. Hayatı, saltanatı, dini, büyüleri ve aşkları..
Judas Priest
70'li yıllarda müzik hayatlarına başlayıp, kendilerini İngiziliz Heavy Metal akımının öncülerinden biri olarak kabul ettiren grubun hikayesi..
Korkularımız
Nelerden korkarız, neden korkarız, fobiler ve kökenleri, korkunun biyolojisi. Hakkında öğrenebileceğiniz herşey..
Korku Filmleri
Korku sinemasının tarihine ufak bir bakış. Korku-gerilimin içerdiği alt türlerin çıkış noktaları konusunda bilgiler..
David Lynch
David Lynch ve Blue Velvet; hiç kimseden etkilenmeyen, sadece kendi zihninin öngördüğü şekilde çalışan yönetmen ve muhteşem filmleri..
Keder Hasatçısı
Karanlık bastığında, akıp giden sular tükendiğinde, televizyonun renkli ışıkları birbirine karışıp beyne yansıdığında gelir keder hasatçısı..
Meşe Adası
Her şey 1795 yılında Daniel McGinnis adında bir gencin Meşe Adasında gözüne garip gelen dairesel bir çöküntü görmesiyle başladı..
OzzY Osbourne
John Michael Osbourne, Aralık 1948 yılında İngiltere’nin Birmingham kentine John Thomas Osbourne ve Lillian Osbourne çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi..
Deep Purple
Kurulmalan, bölünmeleri, dağılmaları ve yeniden bir araya gelmeleriyle rock dünyasına 60'a yakın albüm kazandıran Deep Purple..
Ursula K. Le Guin
Bazen bir yazarı tanımak yaşamlara tanık olmak veya farklı bir dünyayı öğrenmek demektir. Ursula K. Le Guin söz konusu olunca bu söylemi olabildiğince genişletmek gerekir..
Buffy ve Angel
Joss Whedon’un aramıza getirdiği iki karanlık dizi. Aslında içinizden bazıları buna karşı çıkacak ama bu iki dizi gerçekten karanlık..
Isaac Asimov
Bilim Kurgu'nun usta yazarı Asimov. Kitapları, düşünceleri, vizyonu üzerine..
Ursula K. Le Guin
Bazen bir yazarı tanımak yaşamlara tanık olmak veya farklı bir dünyayı öğrenmek demektir. Ursula K. Le Guin söz konusu olunca bu söylemi olabildiğince genişletmek gerekir..
Atlantis
Erken zamanlarda tanrılar dünyayı kendi aralarında paylaşırken, Poseidon tarihe Atlantis olarak geçecek adayı seçti ve onu 10 parçaya ayırarak oğulları arasında paylaştırdı.
Ana Sayfa


Alt türleriyle korku tarihi

Korku, sinemaya hem görsellik hem de içerik bakımından sağladığı anlatım olanaklarıyla önemli ve çığır açıcı bir tür... Yazımızın amacı hem korku sinemasının tarihine ufak bir bakış atmak, hem de korku-gerilimin içerdiği alt türlerin çıkış noktaları konusunda bilgi vermek. korku filmleri hakkında konuşmak her sinemasever için kaçınılmaz bir eğlencedir. Sevenleri izlediği filmleri ballandıra ballandıra anlatır, sevmeyenler ise izlemeye cesaret edemediği filmleri dinleyerek malum etkiyi almaya çalışır. Korku filmleri karşıdaki dinleyiciye aktarılırken detaylar ister istemez oldukça önemli bir rol üstlenir. Ne de olsa onlar olmadan filmin izleyiciyi nasıl korkuttuğu üzerine bir fikir edinilemez. Ve bu detaylar aslında korku sinemasının çeşitliliğini ortaya koyan ipuçlarıdır. Filmin nasıl bir mekanda geçtiği, filmdeki cinayetlerin nasıl işlendiği, katilin veya yaratıkların özellikleri, vs. vs. Tüm bunlar oldukça zengin bir alt tür çeşitlemesine sürüklüyor insanı. Çünkü her birine verilen cevaplar ayrı bir korku filmi türüne acılan kapıları oluşturuyor. Bu tarz muhNosferatuabbetlerden çoğunlukla eksik olmayan bir konu da küçük yaşta izlenen korku filmleridir. Küçük yaşta izlenen korku filmlerinin doğal olarak daha etkileyici olduğu düşünülürse, bu filmlerin kolay kolay unutulmamasına da şaşırmamak gerek, "Benim izlediğim ilk korku filmi" diye başlayan cümlenin arkasına "Sapık"tan "Halloween"e, "Nosferatu"dan "Çığlık"a pek çok film eklenebilir. Ancak bir dönem bazı insanların bu cümleyi muhtemelen "Le Manoir du dîable" isimli filmle tamamladıklarını unutmamak gerek. Gcorges Melies'in 1896 yılında yönettiği kısa filmi "Le Manoir du diable" çoğu kaynak tarafından sinema tarihinin ilk korku filini olarak kabul ediliyor, ismi Türkçeye "Şeytanın Şatosu" olarak çevirilebilecek "Le Manoir du diable"ın konusu söyle özetlenebilir: Bir yarasa eski bir şatoya girer ve Mephistopheles'e dönüşür, Büyü yoluyla önçe bir kazan, daha sonra da genç bir kız ve birtakım doğa üstü güçlere sahip canavarlar yaratır. Bu yaratıklardan bir tanesi bir haç kullanarak, şeytani vampirin yok olmasını sağlar. Ne yazık ki, günümüzde ulaşıp, izlemenin neredeyse imkansız olduğu ve hakkındaki bilgilere ancak sinema tarihiyle, ilgili kitaplarda rastlanabilecek bu film aslında korku sineması acısından çok önemli bir noktada duruyor. İlk korku filmi olmasının dışında; şeytan ve vampir kavramlarını birarada kullanması acısından da ilginç. Yani başka bir deyişle "Le Manoir du diable" aynı zamanda sinema tarihinin ilk vampir filmi. Hazır bu noktaya ulaşmışken: korku sinemasının kendi içinde başka kollara ayrılan bir alt türüne, "yaratık ilimlerine" geçiş yapabiliriz.

YARATIK FİLMLERİNİN ORTAYA ÇIKIŞI: “VAMPİRLER”

İnsanların kanını emerek beslenen “gecenin çocukları” korku sinemasının temel taşlarından birisi konumunda. Sinema tarihi boyunca karşımıza kah şatolarında pelerinleriyle kah modern hayata uyum sağlamış şekilde çıkan vampirler, sayısız korku filmine malzeme olmuş durumdalar. Az önce bahsettiğimiz” Le Manoir du diable”ı da göz önünde bulundurursak, vampir filmlerinin korku sinemasının miladından beri gündemde olduğu sonucuna da varabiliyoruz. Ancak korku sineması içinde biraz daha kalıcı etkiye sahip olmuş filmlerin peşine düştüğümüze 20’li yıllara geliyoruz. Bu dönemde sinema dünyasında tartışmasız bir üstünlüğe sahip olan Almanlar, dışavurumculuk akımının sinemaya yansıması sonucunda ürettikleri filmlerle tüm dünyayı büyülüyorlardı. Friedrich Wilhelm Murnau’nun yönettiği” Nosferatu, eine Symphonie des Grauens” (“Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi”/l922) içinse bu dönemin başyapıtı yakıştırması yapılabilir. Filmin aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi vampir filmlerinden birisi, hatta birincisi olduğu kanısına varmak da çok zor değil. “Nosferatu” Çoğu kaynakta Bram Stoker’ın Nosferatu“Drakula’ romanının beyazperdedeki ilk versiyonu olarak kabul edilir, her ne kadar 1921 yılında çekilmiş “Drakula halala” isimli bir Macar filmi olsa da... Ancak bu film kayıp olduğu için; “Drakula halala”nın Bram Stoker’ın romanının bir uyarlaması mı, yoksa 15. yüzyılda yaşamış Dracula olarak anılan Transilvanyalı hükümdar Vlad hakkında bir film mi olduğu bilinmiyor. Bu belirsizlik de “Nosteratu”nun sahip olduğu. Stoker’ın romanının ilk beyazperde uyarlaması unvanını korumasını sağlıyor. Ancak Murnau’nun filmi izinsiz bir uyarlama olduğu için yapımcıları ve yönetmeninin başını derde sokmuş ve yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı. Neyse ki yıllar sonra yenilenmiş kopyaları ile tekrar tekrar izleyici karşısına çıkan film, genç kuşaklar tarafından da keşfedilebilen bir klasiğe dönüştü. Kamera kullanımı. Max Sehreck’in performansı, makyaj çalışması. ışık kullanımı gibi özellikleriyle kendisinden sonra gelen sayısız korku filmini yoğun şekilde etkilemiş bir film “Nosferatu”. Üzerinden kaç yıl geçerse geçsin sinemacılar ve yeni korku filmleri için hala ilham kaynağı olabiliyor (Werner Herzog’un 1979 yılında yönettiği. Murnau’nun filmine bir saygı duruşu niteliğindeki “Nosferatu: Phantom der Naeht”ı ve E. Elias Merhige’nin 2000 yapımı. ‘Nosferatu”nun setinde geçen filmi “Shadow of the Vampıre’ ı hatırlayın ). ABD’de üretilen vampir filmlerine göz attığımızda ise karşımıza ilginç bir örnek olarak Tod Browning’in yönettiği l927 yapımı “London After Midnight” çıkıyor. Filmin başrolünde “Bin Suratlı Adam” lakaplı. dönemin gözde korku filmi oyuncusu Lon Chaney yer alıyor. Chaney’nin bir polis müfettişini canlandırdığı filme önem kazandıran özelliği ise su: Lon Chanes filmin bir sahnesinde vampir kılığına giriyor. Bu nedenle oyuncu genellikle Hollywood’un ilk vampiri olarak da anıldı . Dolayısıyla “London After Midnight” da Hollywood’da çekilen ilk vampir filmi oluyor. Ancak yine Tod Browning yönettiği 1931 yapımı “ Dracula” rahatlıkla Hollywood’da çekilen ilk önemli vampir filmi olarak gösterilebilir. Film ayrıca korku sinemasında es geçilemeyecek bir eğilimi başlatan film olarak da önem kazanıyor. Bahsettiğimiz ‘30’lu yıllara damgasını vuran Universal filmleri. ABD’de Universal şirketinin bünyesine aldığı yönetmen ve oyuncularla üretmeye başladığı korku filmleri belirli bir tarz ve formülü beraberlerinde getirerek: korku türünün yerini sağlamlaştırmasına da katkıda bulundular. Edebiyat uyarlamalarının çoğunluk a olduğu bu dönemin Universal filmlerini aynı zamanda yaratık filmleri’ olarak anmak da mümkün. Çünkü bu filmlerin büyük çoğunluğunda korku ve dehşet unsuru olarak yaratıklar kullanılıyordu. Tekrar Browning’in “Dracula”sına dönmek gerekirse; bu film de Bram Stoker’ın ünlü romanından uvarlanmıştı. Ancak film romandan çok, romandan yola çıkarak yazılmış olan Hamilton Deane ve John L. Balderston’un tiyatro oyununa dayanıyordu. Universal şirketi oyunun haklarını Tod Browning’in fetiş oyuncusu Lon Chaney’nin Dracula rolunü oynayacağı düşüncesiyle satın almıştı. Ancak Lou Chaney ‘nin ölümü sonrasında Dracula’yı beyazperdede canlandırmak, bu rolü sahnede de iki yıl boyunca üstlenmiş olan Bela LugosiBela Lugosi’ye kaldı. “Dracula’ her ne kadar korku sineması içerisinde özel bir yere sahip olsa, kendisinden sonra gelen filmlerde vampirlerin tasvir edilişini etkilese, kazandığı gişe başarısıyla korku filmlerine olan ilgiyi arttırıp malum Universal döneminin başlamasına vesile olsa da, tümüyle kusursuz bir film değil. Bela Lugosi her ne kadar rolünde elinden geleni yapıyorsa da. sahneden kalma bir alışkanlıkla yer yer fazlasıyla tutuk ve teatral. Filmin hikayesinin işlenişi ise garip bir şekilde dağınık. Ancak yine de Karl Freund’un görüntü yönetimi, Charles D. Hall’un sanat yönetimi ve Russell A. Gausman’ın set tasarımları sayesinde film unutulmaz anlar içeriyor ve haklı olarak korku sinemasının klasikleri arasında yer alıyor. Korku sinemasının altın çağı olarak da değerlendirilebilecek bu dönemde elbette “Dracula”nın devam filmleri de çekildi. Bunlardan ilki 1936 yapımı, Lambert Hillyer’in yönettiği “Dracula’s Daughter”dı (“Drakula’nın Kızı”). Filmde Profesör Van Helsing Kont Dracula’yı öldürmek suçuyla yargılanmak tehdidi altındaydı. Birden ortaya çıkan gizemli bir kadın önce Kont Dracula’nın cesedini çalıp yakıyor, daha sonraysa Londra’da kanı içilmiş cesetler tekrar ortaya çıkıyordu. “Dracula’s Daughter”ın en önemli özelliği ise hiç kuşkusuz içerdiği lezbiyen imalar. Glona Holden’ın canlandırdığı Kontes Marya Zaleska sinema tarihinin ilk lezbiyen vampiri olarak hafızalarda yer etmiş durumda. Bu filmi takip eden, 1943 yılında Robert Siodmak’ın yönettiği “Son of Dracula” (“Drakula’nın Oğlu”) ise serinin üçüncü filmi konumunda. Aynı dönemde ABD dışında çekilen ilginç bir vampir filmi daha var, Danimarkalı yönetmen Carl Theodor Dreyer’in “Vampyr”i (1932). Sheridan Le Fanu’nun vampir hikayesi “Carmilla”dan serbest bir uyarlama olan “Vampyr” kesinlikle alışılageldik vampir filmlerinden değil. Görüntü yönetimi, kurgu, görsel efektler gibi teknik özellikleri açısından döneminin çoğu örneğinden oldukça ileride ve son derece yaratıcı. Hikaye anlatmak yerine, öyküsüne uygun atmosferi yaratarak seyirciyi görüntülerle etkilemeyi tercih ediyor. Böylece merkezinde vampir mitine ait imgelerin yer aldığı bir dolu ürkütücü resim sunuyor izleyicilere Dreyer. Tod Browning’in yönettiği “Dracula”dan hemen sonra gösterime girdiği için o dönemde izleyicilerin beklentilerini karşılamamış olsa da “Vampyr” zamanla korku sineması içerisinde bir başyapıt olarak hak ettiği yeri bulmuş bir yapım.

FRANKENSTEIN FİLMLERİ

“Dracula”nın kazandığı büyük başarıdan sonra Universal şirketi vakit geçirmeden bir diğer “yaratık filminin” yapımlarına başladı. Gündemdeki proje yine bir edebiyat uyarlamasıydı; Maıy Shelley’nin “Frankenstein”ı. Yönetmenliğini James Whale’in üstlendiği film büyük bir başarı kazandı. “Frankenstein” kısmen Paul Wegener’in 1920 yılında yönettiği “Der Golem: Wie er in die Welt kam”dan etkilenmişti. Konusu Bela Lugosibir Yahudi halk masalına dayanan “Der Golem”, iç mekanlarındaki set tasarımları ve Golem’in yaratıldığı sahne gibi yönleriyle James Whale’in “Frankenstein”ına esin kaynağı olmuştu. Filmin kimi sahneleri dönemin sansür kurumunca fazlasıyla sert ve rahatsız edici bulunmuş, sonuçta bu sahneler sansürlenmişti. Neyse ki ileriki yıllarda filmin yenilenen kopyalarına bu sahneler eklendi ve izleyiciler filmi orijinal uzunluğunda izleyebildiler. Filmle ilgili bir diğer ilginç ayrıntı ise şöyle... Yaratık rolü için öncelikle düşünülenBela Lugosi, hiç diyalogu olmadığı için rolü geri çevirmiş. Bunun üzerine yaratık rolünü üstlenen ve o zamana kadar hemen hiç tanınmayan Boris Boris KarloffKarloff ise sergilediği üstün performans sayesinde bir anda bu rolle özdeşleşmiş ve korku türünün starları arasına girmiş. Tıpkı “Dracula”da olduğu gibi, “Frankenstein”ın da devam filmleri çekildi. 1935 yapımı “Bride of Frankenstein”ı (“Frankenstein’ın Gelini”) yine James Whale yönetmişti. Neredeyse ilk filmden bile iyi olan bu devam filmi Mary Shelley, Percy Shelley ve Lord Byron arasında geçen bir sahneyle başlıyordu. Mary Shelley’nin öyküsünün devamını anlatmaya başlaması ile beraber biz de ilk filmin kaldığı yerden öyküye devam ediyorduk. Frankenstein’ın yaratığına bir partner yaratmasının öyküsü trajik bir tat taşısa da; Whale filme son derece ince bir mizah katmayı da başarıyordu. Serinin üçüncü filminin ise başka bir önemli özelliği vardı. 1939 yapımı, Rowland V. Lee’nin yönettiği “Son of Frankenstein” (“Frankenstein’ın Oğlu”) Boris Karloff ve Bela Lugosi’yi biraraya getiren filmlerden birisiydi. Bu iki efsane oyuncu Universal şirketinin bünyesinde gerçekleştirilen kimi filmlerde beraber oynama imkanı bulmuşlardı: Edgar AlIan Poe’dan uyarlanan (ancak Poe’nun öyküsüyle fazla ilgisi olmayan) “Black Cat” (Edgar Ulmer/1934), Bela Lugosi’nin Edgar AlIan Poe’ya karşı fanatizm düzeyinde ilgi duyan bir cerrahı canlandırdığı “The Raven” (Lew Landers/1935), 1936 yılında Lambert Hillyer’ın yönettiği “The Invisible Ray” ve “Black Friday” (Arthur Lubin/1940). Üçüncü Frankenstein filmi olan “Son Of Frankenstein” ilk iki film kadar olmasa da, özellilde Jack Otterson’un set tasarımlarıyla beğeni toplamış bir film. Onu takip eden dördüncü film ise 1942 yapımı “The Ghost of Frankenstein” (Erle C. Kelton) oldu. ‘40’lı yıllarda çeşitli yaratıkları biraraya getiren Universal filmleri de çekildi; “Frankenstein Meets the Wolf Man” (Roy William Neill/1943), “House of Frankenstein” (Erle C. Kelton/l944), “House of Dracula” (Erle C. Kelton/1945), “Abbott and Costello Meet Frankenstein”(Charles Barton/1948) gibi.

FARKLI YAKLAŞIMLAR

Universal şirketinin yapımcılığında gerçekleştirilen diğer önemli “yaratık filmleri”nden bazılarının adını anmak gerekirse... Görüntü yönetmenliğinden gelen Karl Freund’un ilk yönetmenlik denemesi olan “The Mummy” (“Mumya” James Whale’in yönettiği “The Invisible Man” (“Görünmeyen Adam”/1933), Stuart Walker’ın “The Werewolf of London”ı (1935) ve George Waggner’in yönettiği “The Wolf Man” (“Kurt Adam”/1941) bu filmlerden ilk akla gelenleri. Ancak ele aldığımız dönemde bu kategoriye sokulamayacak farklı yaklaşımlar olduğu da göz ardı edilmemeli. Öncelikle Alman dışavurumcu sinemasının başyapıtlarından olan, Robert Wiene’nin yönettiği 1920 tarihli “Das Kabinett des Doktor Caligari” (“Doktor Caligari’nin Muayenehanesi”) anılabilir. Yaratık filmleri furyasının başlamasından önce çekilen bu film kimi kaynaklarda ilk “gerçek” korku filmi olarak da kabul görmekte. Işık ve gölge kullanımı, set tasarımı, makyaj çalışması ile bir korku filmi modeli yaratmış olan film, türün sinemasal anlatıma olan katkılarının da Boris Karloffkavranmasını sağlamıştı. Aslında hemen hemen tüm Alman dışavurumcu sineması örneklerinin benzer bir görev üstlendiği söylenebilir. Bu akımın örnekleri ağırlıklı olarak korku, fantastik ve bilimkurgu türlerinde filmler vermekteydi. Bunun en önemli sebebi görsel yapı ve içeriğin sağlayacağı uyumdu. Abartılı makyajlar, rüya sahneleri, ışık-gölge oyunları ve garip set tasarımları korku hikayeleriyle kusursuz bir uyum sağlamıştı. Fritz Lang’ın “Der Müde Tod” (“Yorgun Ölüm”/1921), Paul Leni’nin “Das Wachsfigurenkabinett” (“Mumyalar Müzesi”/1923), Henrik Galeen’in 1926 yapımı “Der Student von Prag” (“Prag’lı Öğrenci”) ve 1928’de yönettiği “Alraune” -her iki film de birer yeniden çevirimdi- bu dönemin kimi parlak örnekleri olarak adları anılabilecek filmler. ‘20’li yılların ikinci yarısında Alman dışavurumcu sineması yavaş yavaş etkisini kaybederken kimi Avrupalı yönetmenler ABD’de çalışmaya başladı. Bunlardan Alman yönetmen Paul Leni iki önemli filme imza attı. 1927 yapımı olan “The Cat and the Canary” bir perili ev hikayesiydi. David Work Griffith’in 1922 yapımı filmi “One Exciting Night”ın yolunu açtığı “perili ev filmleri” eğiliminin en meşhur örneklerinden olan “The Cat and the Canary” taşıdığı garip yapaylık ve mesafeli mizah duygusu nedeniyle korku türünü komediyle buluşturan ilk filmlerden birisi olarak da anılır. Leni’nin 1928 yılında yönettiği “The Man Who Laughs” ise bir Victor Hugo uyarlamasıydı. Paul Leni’nin Almanya’daki günlerinin etkisini taşıyan film, her ne kadar temelde tarihi bir aşk hikayesi anlatsa da; yer yer korku sinemasına yaklaşan anlar içeriyor ve türün görsel anlatım tekniklerine (görkemli setler, değişik kamera açılan, ışık kullanımı gibi) başvuruyordu. Danimarkalı yönetmen Benjamin Christensen de ‘20’li yılların ikinci yarısında ABD’de çalışmaya başlayan Avrupalı yönetmenlerdendi. Özellikle “Haxan isimli 1922 yapımı belgesel filmiyle (cadılık üzerine bir belgesel olan bu film “Blair Cadısı”nın da esin kaynaklarından birisi) tanınan Christensen, 1929 yapımı “Seven Footprints to Satan” ile kimi kaynaklara göre “ürkütücü açılışından itibaren ustalığıyla göz kamaştıran” bir filme imza atıyordu. Tod Browning’in zamanla bir külte dönüşmüş olan, tartışmalı ve rahatsız edici filmi “Freaks” (1932) belki de sadece bu dönemin değil, tüm sinema tarihinin en aykırı filmlerinden birisi. Hiç kuşkusuz “Freaks”i “yaratık filmleri” kategorisine dahil etmek yanlış olur; çünkü filmde ucubeleri canlandıran oyuncuların çoğu gerçek hayatta da fiziksel özürlü, başka bir deyişle filmde kendilerini oynuyorlar. Ana karakterlerinin hemen hepsinin fiziksel deformasyona sahip olduğu bir filmi yönetmenin son derece radikal bir girişim olduğu şüphe götürmeyecek bir gerçek. Browning’in neredeyse 70 yıl öncesinde “oyuncularının” özürlerini göstermekten hiç çekinmemesi ve izleyiciyi sempati duyacağı taraf konusunda kararsızlıkta bırakışı, filme malum şok etkisini veriyor. Dolayısıyla ortalıkta pek ürkütücü bir olay olmasa da, film bir bütün olarak tedirgin edici olmayı başarıyor. “Freaks”in korku filmi kavramına, izleyiciyi korkutmak, şok etmek konusuna getirdiği yenilik ve cesarete hayran kalmamak, oyuncularının çabası ve başarısı karşısında hayrete düşmemek imkansız. Ancak “Freaks”in tekrar tekrar izlenebilecek veya çok sevilecek bir film olduğunu söylemek pek mümkün değil.

YENİ BİR SOLUK

‘40’lı yılların, Amerikan korku sineması için ‘30’lu yıllar kadar parlak geçtiği söylenemez. Ancak nasıl Universal filmleri ‘30’lu yıllar korku sinemasına damgasını vurduysa, ‘40’lı yıllarda da aynı şeyi Val Lewton prodüktörlüğünde RKO için çekilen filmler yaptı. RKO’nun 1942 yılında Val Lewton’u korku filmi bölümünün başına getirmesi pek çok önemli korku filminin yaratım aşamasının da başlamasmı sağladı. Onun prodüktörlüğünü üstlendiği filmler, sadece yönetmenlerinin değil Lewton’ın zevk ve yeteneklerinden de etkileniyordu. İzleyiciyi ürkütücü yaratıklarla korkutmak yerine, türün psikolojik yönlerini araştırmak amacı güden bu filmlerin ilki Jacques Tourneur’ün yönettiği “Cat People”dı (“Kedi Kız”/1942). Orgazm olduğu takdirde bir pantere dönüşeceğini düşünen ve bu nedenle kocasıyla evliliğini sağlıklı olarak sürdüremeyen genç bir kadının hikayesini anlatıyordu film. “Cat People” sadece psikolojik yönleriyle değil, çevrildiği dönemde ve belirli bir mekanda (New York) geçmesiyle de gerçekçi bir boyut kazanmaktaydı. İzleyiciye tanıdık bir zaman ve mekanda geçen ilk korku filmlerinden birisiydi “Cat People”. Bunun yanında Tourneur’ün Lewton prodüktörlüğünde yönettiği filmlerin Hollywood’da Freud ve psikanalizle ilgilenen ilk filmler olduğu da söylenir. Yönetmenin filmlerini böylece mantık ve mantıkdışı arasında başarıyla dengelediği ve korku türüne gerçekçilik kazandırdığı da kaynaklarda üzerinde durulan bir husustur. Jacques Tourneur’ün Lewton için yönettiği diğer filmler ise 1943 tarihli “I Walked With a Zombie” ve “The Leopard Man”. Bu filmlerden serbest bir “Jane Eyre” uyarlaması olan “I Walked With a Zombie”, şiirsel bir korku filmi başyapıtı olarak kabul edilir. Lewton ve Tourneur’ün yaratıcı yönleri, görüntü yönetmeni J. Roy Hunt’ın çalışmasıyla birleşmiş ve ortaya voodoo ayinleri, davul sesleri arasında geçen karşıtlıklar (iyi ile kötü, aydınlık ve karanlık) üzerine kurulu bir öykü çıkmıştır. Yine 1943 yapımı olan “The Leopard Man” ise Tourneur’ün başka bir türe olan ilgisini su yüzüne çıkardığı ve korku ile kara filmi harmanladığı bir yapımdır. Val Lewton, Tourneur dışında RKO için prodüktörlüğünü üstlendiği filmlerde Mark Robson -“The Seventh Victim” (1943), “The Ghost Ship” (1943), “Isle of the Dead” (1945), “Bedlam” (1946)- ve Robert Wise -“The Curse of the Cat People” (1944), “Body Snatcher” (1945)- ile çalışmıştı. Tekrar altını çizmek gerekir ki; Val Lewton filmleri olarak da anılan bahsettiğimiz filmler, korku türüne gerçekçi bir boyut kazandırmaya, türün o döneme değin varolan formül ve klişelerinin sınırlarını aşmaya çaba göstermiş yapımlardır. Bu nedenle korku sinemasında önemli ve takipçilerini yoğun şekilde etkileyen filmler olarak yer almaları şaşırtıcı değil. Ufak bir not düşmek gerekirse; Jacques Tourneur, ‘40’lı yıllarda Val Lewton ile gerçekleştirdiği bu üç korku filminden sonra 1957 yılında türe dönüş yapmış ve bir diğer korku filmi başyapıtı olan “Night of the Demon”ı yönetmişti.

Kara Kule (C) 2005

HayalGücü





Stephen King, Kara Kule, Roland, silahsor, sovalye, Carrie, o, hayati emen karanlik, Randal Flagg, Cort, susannah, dark tower, karakule, corak topraklar, hayaletler beldesi, ucun cizgileri, roland deschain, walter, marten, jack, oy, baska dunyalar, childe roland come to dark tower, tabitha king, ejderhanin gozleri, kitaplar, kara kule ansiklopedisi, büyücü ve cam küre, susannah'ın şarkısı, Calla'nın kurtları, hayaletler beldesi, karakule, kara kule, Kara Kule, stephen king biyografisi, stephen king'in hayat hikayesi, Stephen king karakterleri, stephen king filmleri, stephen king kitaplari, stephen king ve kara kule serisi, roland ve ka-tet, roland deschain, jake chambers, eddie dean, 19 sayısı, kızıl kral, the dark tower, gunslinger, song of susannah, wolves of the calla, wizard and the glass, waste lands,dark tower, kara kule, kaplumbağa, oniki kapı, geçitler, bekçiler, ışın'ın bekçileri, ışının bekçileri, kara kule, karakule, kara kule rehberi, stephen king rehberi, kara kule sözlüğü, kara kule sözlük, stephen king sözlüğü, kule ansiklopedisi, king, stephen, kara, dark, tower, kim kimdir, büyücü ve cam küre, silahşör, şövalye, kara kule resimleri, stephen king resimleri, stephen king ödül töreni, stephen king ilk hikayesi, stephen king'in evreni, kara kule evreni, kara kule diyarı, diğer dünyalar, paralel evrenler